KALEMİN UCUNA DÖKÜLENLER

Her şey önce bir hayalle başladı. İlk başta anne babamın hayaliydim. Dünyaya geldim. Sonra kendim hayal kurmayı keşfettim ve kendime hayallerimden bir dünya yarattım...
11/05/2012

Kalbime Düşen Cemre

        Şükür... Hem de çok şükür... Önce kendimize sonra da etrafımıza gören gözlerle bir bakalım mı birkaç dakika? Aslında şükredeceğimiz ne kadar çok şey var değil mi hayatta…

        Genelde şükreden biriyimdir, ama bir özeleştiri yapmak gerekirse kimi zaman otomatiğe bağlanmış gibi çıkar "şükür" kelimesi iki dudağımın arasından. Aynı "Nasılsın?" diye soran birine ağız alışkanlığı verdiğim "İyiyim" cevabı gibi. Ama bu sefer ettiğim şükür beynimin değil, gönlümün dilime söylettiği bir şükür. Yani en güzeli, en içteni...

        Mevsim olarak yaz insanıyımdır, ama asıl her bahar ben de doğayla birlikte yeniden doğarım. Her sene birinci cemre havaya, ikinci cemre suya, üçüncü cemre toprağa ve dördüncü cemre de benim kalbime düşer. Bu sene de 14 Mart'ta düştü cemre yüreğime ve ilk kez evimden önce ruhumdan başladım bu bahar temizliğe. Aslında her şey bir gün öncesinde çocukluğumdan beri hayalini kurduğum kendi hikayemi yazma fikrine "Artık zamanı geldi" dememle başladı.

        Ne zamandır bu hayalimin alt yapı çalışmasını yapıyordum zaten. Eylül ayından beri haftanın sadece üç günü çalışıyor olmamın en önemli sebebi zannedildiği gibi tuzumun kuru olması değil, kendi hikayemi yazabilmek için hem mekansal hem de ruhsal koşulları oluşturmaktı. Daha önceki yazılarımı okuyanlar bilirler, yazılarımda kendimi ortaya koymaktan çekinmem. Buna rağmen kendi hikayemi kaleme almadan önce biraz süreye ihtiyacım vardı; geçmişimi "tekrardan" gözden geçirip hala şifalanmayan yerleri şifalandırmaya ve kendimdeki değişimi, dönüşümü izlemeye. Çünkü bir şeyi yapmayı istemekle, o şeyi yapmaya kendini hazır hissetmek birbirinden farklıdır. İnsanı eyleme geçiren "istemesi" değil, kendini hazır hissetmesidir! Ve kendimi hazır hissetmem bundan daha güzel bir zamanda olamazdı.

DEHB’Yİ ANLATMAYA GİTTİM VE…

        Yalnız ruhumu tırmalayan küçük bir huzursuzluğum vardı. Geçtiğimiz haftalarda Tekirdağ'da bulunan Safiye Osman Çeliker İlkokulu'nda hem öğretmenlere hem de anne babalara DEHB'li bir uzmanın ağzından Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu'nu anlatmaya gittim. Verdiğim seminerlerde genellikle kuru kuru DEHB'ni anlatmaktansa kendi hikayemle klinik bilgileri süslerim. Çünkü bunun daha içten ve faydalı olduğuna inanırım. Öğretmenlere verdiğim seminerin sonunda bugüne kadar bana sorulmuş en etkileyici soru geldi: "Şu an burada, benim yerimde ilkokul öğretmeniniz olsaydı ona ne demek isterdiniz?" Yine bu sitede yazmış olduğum "Dilinizin söylediğini kalbiniz onaylar mı?" yazımı okumayanlar için burada bir parentez açayım hemen; ilkokul üçüncü sınıfla beşinci sınıf arası derslerimde başarılı olamadığım için öğretmenim tarafından hem fiziksel hem de sözel şiddete maruz kaldım. Seminerin sonunda gelen hiç beklemediğim bu soru karşısında dudaklarımdan dökülenler "Allah sizi bildiği gibi yapsın" oldu ve salonda kahkaha koptu. Ama...

        Ama’sı geçen hafta hayalimi eyleme geçirme kararımdan sonra vermiş olduğum bu cevap beni rahatsız etti. "Ben bu yaramı şifalandırmamış mıydım?" diye düşünürken, şifalandığını zannettiğim ama aslında üstü kabuk bağlamış diğer yaralarım da kendilerini hissettirmeye başladılar bana. Bu da benim hiç hoşuma gitmedi. Çünkü kitabımda yazacağım her kelimenin özünde sevgi olsun istiyordum öfke değil.

        Yirmili yaşların sonlarında DEHB tanısı almış biri olarak, hayatımın çok uzun bir bölümünde en baskın duygu öfkeydi. Öfkem buzdağının tabii ki sadece görünen kısmıydı; görünmeyen kısmında ise korku, acı, güvensizlik, reddedilme, değersiz hissetme, isyan ve daha bir sürü benzer duygu vardı. Doğruya doğru, uzun yıllar öfkem benim hayat kurtarıcım oldu. Çünkü bu öfke sayesinde azimli bir şekilde üniversiteyi bitirdim, yüksek lisansımı yaptım. Ama müteşekkür olduğum öfkem, artık misyonunu çoktan tamamlamıştı hayatımda. Peki, terapiler, aile dizimleri, homeopatik destekler alarak yıllardır kendime bu kadar emek verirken nasıl oluyordu da hala "olanı olduğu gibi kabul etmekte" zorlanıyordum? O akşam "Allah'ım sen bana yardım et! Bu sorunun üstesinden gelebilmem için bana uyanık zihnimin anlayabileceği şekilde bir mesaj ver lütfen" diye
dua ettim.

“MİNİK RUH VE GÜNEŞ”

        Ve ertesi sabah hiç tahmin edemeyeceğim bir yerde, N.Donald Walsch'ın kaleme aldığı "Minik Ruh ve Güneş" adlı bir çocuk masalının satır aralarında buldum aradığım cevabı. Zamansız bir evvel zaman içinde geçen bu masal Minik Ruh ile Tanrı'nın sohbetini anlatıyor. Minik Ruh bir gün Tanrı'nın huzuruna çıkıyor ve artık hayatı deneyimlemek istediğini söylüyor. Tanrı da Minik Ruh'a hayatı deneyimlerken yanına "Özel'in hangi parçasını almak istediğini" soruyor. Minik Ruh Tanrı'nın ne demek istediğini anlamıyor. Tanrı "özel olmanın bir sürü parçası vardır" diye açıklıyor. "Mesela; nazik olmak, yaratıcı olmak, sabırlı olmak özel olmanın biçimleridir" diye ekliyor. Minik Ruh bir süre düşündükten sonra "Ben bağışlayıcı olmak istiyorum!" diyor heyecanla. Tanrı bunu kabul ediyor, sadece Minik Ruh'un bilmesi gereken bir şey olduğunu söylüyor. Artık gitmek için sabırsızlanan Minik Ruh "O nedir?" diye sorduğunda Tanrı da, "Benim yaptığım her şey kusursuzdur. Bu yüzden bağışlanacak kimse yok" diyor. Hiç beklemediği bu cevap karşısında Minik Ruh çok üzülüyor. Onun bu kadar üzüldüğünü gören Arkadaş Canlısı Ruh ona yardım etmek istediğini söylüyor. Tanrı'nın yarattığı her şey bu kadar mükemmelken Arkadaş Canlısı Ruh'un ona niye ve nasıl yardım edeceğini merak ediyor Minik Ruh. Arkadaş Canlısı Ruh Minik Ruh'a bunu onu sevdiği için yapacağını söylüyor ve ekliyor, "Ben senin hayatına gireceğim ve 'kötü' olacağım. Sana korkunç bir şey yapacağım ve sen 'Bağışlayan' Kişi olarak bunu deneyimleyeceksin."

HER ŞEY MÜKEMMEL

        Tam bu satırları okuduğumda yüreğimden dilime şu cümleler aktı: "İlahi düzen içersinde her şey mükemmel, her şey olması gerektiği gibi." İşte tam o zaman dördüncü cemre düştü yüreğime ve kalbimi saran buzlar yavaş yavaş erimeye başladı. Yıllardır kendime verdiğim emekler boşa gitmemişti. Gittiğim terapiler, aldığım desteklerin hepsi benim fiili duamdı. Şans oyunu oynamadan şans oyunundan bana ikramiye çıkmasını beklemek yerine, çabamı ve iyi niyetimi ortaya koymuştum yıllarca. Fiili duam da sözlü duamla pekişince, aradığım çözüm de tam olması gereken zamanda, olması gerektiği şekilde verildi bana.

        Şu an hayatımda canımı yakan her insanın aslında bana yardım etmek için hayatıma girdiğini fark etmenin ve bunu hücrelerime kadar hissetmenin dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum. Ve bu kişilere teşekkürü bir borç biliyor, önlerinde saygıyla eğiliyorum. Yüzeyde yaşadığım barış, sonunda çok şükür ruhuma da işlemeye başladı ve ben artık biliyorum ki, kitabımdaki her kelimenin özünde sevgi ve barış olacak.

        Bu satırları okuyan siz değerli okuyucular; inşallah sizlerin de şifalanmasını istediğiniz yaralarınız varsa eğer, en yüksek hayrınıza olacak zamanda şifalanır ve sizlerin de yüreğine cemre düşer.

        Amin.