KALEMİN UCUNA DÖKÜLENLER
Her şey önce bir hayalle başladı. İlk başta anne babamın hayaliydim. Dünyaya geldim. Sonra kendim hayal kurmayı keşfettim ve kendime hayallerimden bir dünya yarattım...Hipoaktifim, hipoaktifsin, hipoaktif...
Son bir haftadır, üzerimde sanki bir ölü toprağı var. Yataktan sürünerek kalkıyorum. Aslında kalkmıyorum; yatış pozisyonundan oturma pozisyonuna geçiyorum. Bir süre öyle duruyor ve tuvalete nasıl gideceğimi kara kara düşünüyorum. Bir yandan da ışınlanmanın henüz icat edilmemiş olmasına içimden sövüyorum. >.< Neyse, kendimi zar zor tuvalete atabiliyorum ama bu sefer de oradan çıkmak bilmiyorum. Ama işimin bitmediğinden değil, üşendiğimden çıkamıyorum. Anneannemin ben küçükken söylediği “tuvalette fazla kalma, çarpılırsın” sözü aklıma geliyor da, ancak öyle kendimi dışarı atmayı becerebiliyorum. Sabah sabah, 60m. engelli koşusuna katılan bir atlet gibiyim. Şimdi sırada giyinmek var. Ama o enerji ve motivasyon kimde var? :S Bir gece önceden hazırlamış olduğum kıyafetimle bir süre kesişiyoruz. Bu sefer de, bir prenses olmadığım ve etrafımda beni giydirecek hizmetkârlarım olmadığı için hayıflanıp duruyorum. Mutfaktan “Pınaaaaaar, kahvaltı hazır” diye bir ses duyuyorum. Ses tonunun şiddetinden anlıyorum ki, bu ilk çağrılışım değil. Tabii, bu uyuşukluğumun bedelini işe geç kalarak ödüyorum ve bu duruma sinir oluyorum.
İşte de durumum pek iç açıcı değil. Seanslardaki performansımla ilgili bir sıkıntım yok, çok şükür. Ama seans araları benim için tam anlamıyla bir işkence. Normal bir dönemde, seans aralarını çok iyi değerlendiririm- kusura bakma hiç mütevazı davranamayacağım! Mutlaka, ya eksik bir işimi tamamlarım ya da kendime yeni bir iş çıkartırım. Ama şu son bir haftadır, seans aralarında canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Süs bitkisi gibi oturayım koltuğumda, başka hiçbir şey yapmayım. Mümkünse serum bağlasınlar, öyle besleneyim; sonda taksınlar, tuvalete gitmek zorunda kalmayım.
Başta, üzerimdeki bu ağırlığın suçunu yağmurlu havalara atıyorum. Yok, sorunum mevsimsel depresyon değil. Sadece, sevmiyorum kapalı havaları. Ama bakıyorum, bu işte bir terslik var. Çünkü hava güneşli olduğunda da bende pek bir değişiklik yok. Hemen kendimi incelemeye alıyorum. Duygu durumumu kontrol ediyorum. Beni endişelendiren, üzen bir olay var mı, diye düşünüyorum. Hayır, aksine bu aralar hayat bana güzel. ;)
Ben bir yandan kendimi çözmeye çalışırken bir yandan da bana yeni yönlendirilen danışan dosyalarını inceliyorum. 5 yeni dosya varsa elimde, üçünün hipoaktivite tanısı ile yönlendirilmiş olduklarını görüyorum. Ben de tabii ki birden jeton düşüyor!!! Bu söyleyeceğim biraz garip gelebilir ama bizim meslekte şöyle bir durum vardır. O dönem, sen hangi sorunu yaşıyorsan hayatında, benzer sorunu yaşayan danışanlar gelir sana. Hayır, bunun algıda seçicilikle falan ilgisi yok. Her neyse, bu vesileyle ben de sorunumun ne olduğunu anlamış oluyorum. Meğer ne zamandır derin bir uykuda olan hipoaktivitem uyanmış ve hayatımdaki yerini almış. Ama benim bundan haberim yok!
Şimdi, hipoaktivite de nedir, diye soracaksın. Aslında senin de çok yabancısı olmadığın bir şey; normalin dışında bir uyuşukluk ve miskinlik halinde olma durumu. Sadece Dikkat Eksikliği Bozukluğu olanlarda değil hiperaktivitesi olanlarda da görülen bir durum. Özellikle, çocukluğunda hiperaktif olup, ergenlikte hipoaktife dönüşen birçok kişi var. Kiminin de benim gibi hem hiperi hem de hiposu var.
Hipoaktif dönemde, kişilerin her şeyleri ağırdır; yürümeleri, konuşmaları, yemek yemeleri, iş yapmaları. Hayat felsefeleri “Nasılsa yaparım”dır. Ama nedense, yapacakları “zaman” hiç gelmez ve bu yüzden de hayatı sürekli ertelerler. Kimisi durumundan şikâyet eder ama eyleme geçmez; kimi de şikâyet etmeye bile üşenir. Büyük çoğunluğu, büyük hayaller ve hevesler peşinde koşmaz çünkü nasıl olsa başaramayacağım, der ve oturur. Bir de, “ben hiçbir şeyi umursamıyorum” tavırları vardır. Hayatlarından gayet memnunmuş gibi davranırlar. Ama yaptıkları kendilerini kandırmaktan başka bir şey değildir. Hipoaktif kişiler, karşılarında peygamber olsa çatlatabilirler. Bu yüzden de; bu kişilerin aileleri, arkadaşları ya da partnerleri onları sık sık, şöyle bir silkeleyip, kendilerine getirmek ister.
Hipoaktivite, kimi zaman depresyon ya da kaygı bozukluğu ile karıştırılabilmektedir. Evet, hem hipoaktivitesi olup hem de depresyon ve/ ya da kaygı bozukluğu olan kişiler vardır. Ama bu üçü birbirlerinden bağımsızdırlar. Özetle; hipoaktivite, hiperaktivitenin mıymıy, uyuz ikiz kardeşidir.
Peki, bunun çözümü nedir?
Birincisi; her zaman söylediğim gibi, kendini ve sorununu çok iyi tanı.
İkincisi; “trafik ışıkları” modelini uygula. Yani, kırmızı ışıkta dur ve kendini seyret. Ne olduğunu anlamaya çalış. Sarı ışıkta, düşün ve karar ver. Yani, bu şekilde, bir süs bitkisi olarak mı hayatına devam etmek istiyorsun? Daha önceki benzer durumlarda ne yaptın ve sonuç ne oldu? Şimdi ne yapmak istiyorsun? Ve yeşil ışıkta “eyleme geç!”
Üçüncüsü; unutma, “haydi” kelimesi bizler için sihirli kelime. Eyleme geçerken, kendine “Haydi artık kalk bakalım.” “Haydi, marş marş, işinin başına” gibi komutlar ver. Eğer, rahatsız olmayacaksan, bu komutları kendini yakın hissettiğin birinden söylemesini de rica edebilirsin.
Dördüncüsü; doktorunla irtibata geç ve o gerekli görüyorsa ilaç kullan. Eğer, zaten ilaç kullanıyorsan, belki dozajı konusunda doktorun bir değişiklik yapabilir.
Eğer sen de şu anda hipoaktifsen, en kısa zamanda, silkelenip kendine gelmen dileği ile… :P
- 8 Yaşındaki Çocuğunuza Dikkat İlacı Verirken İki Kere Düşünün!
- Çağımızın Sorunu: "Her an ulaşılabilir olmak"
- Başlamak İçin Neye İhtiyacın Var?
- Şimdi Değilse Ne Zaman?
- Hoşgörü temelli bir toplumda yaşamak için iş yerlerinde neler yapabiliriz?
- Hoşgörü temelli bir toplumda yaşamak için neler yapabiliriz? - 2. Bölüm
- Hoşgörü temelli bir toplumda yaşamak için neler yapabiliriz? - 1. Bölüm
- Sevginin Çözemeyeceği Hiçbir Sorun Yoktur
- Babama...
- Olmamız gereken şeyi olduğumuz gibi kalarak olamayız.
- Hayatı hiç geç yakaladığınızı düşündüğünüz oldu mu?
- Lütfen İnternette Okuduğunuz Bilgilerle Kendinize Tanı Koymayın!..
- Biz Nerede Hata Yapıyoruz?
- Size Bir Özür Borcumuz Var Çocuklar
- Ozon Tabakasının Delinmesini Dikerek Önleyemez miyiz?